___________________________________________
Hem hesapsız veren hem de hesabı erteleyen, çaresizlerin yardımcısı, gönüllerin kıblegahı, bilenlerin iftiharı, bilmeyenlerin Aziz’ün intikamı… Tevbe kapılarının tek hakimi olan affedicilerin Hükümdarına hamd ü sena ederiz.
Minareler İslam dininin en zarif işaretleri, ait oldukları beldelerin en şerefli ziynetleri ve alâmetifarikalarıdır. Günümüzde her ne kadar her mü’min beldede sayıya gelmez çoklukta bulunmalarına rağmen İslam’ın ilk mescidi minaresizdi. Ezan-ı şerif mescid-i nebevinin inşasından sonra ihdas olunduğu için böyle bir ihtiyaç da hasıl olmamıştı. Ancak daha sonraları müezzinlerin tesirli ve berrak seslerinin şehrin en ücra köşelerine dahi ulaştırılması gayesiyle hem Medine’deki mescidler minarelendi hem de ondan sonra yapılan mescidler o eşsiz buluşun gölgesinden mahrum kalmadı. Mescidlere minare ilavesinin Hz. Osman tarafından yapıldığı ve Cuma ezanlarını bazen bizzat kendisinin okuduğu rivayetlerde yer almaktadır.
Osmanlı Ramazanlarında minareler ayrı bir ilgi odağı, adeta bir nur kaynağıdır. Kandil gecelerinde ve hususiyle Ramazan gecelerinde minareler, müslümanlara kulluk şuurunu aşılayıcı, içinde bulunulan ramazan ayının bereketini hatırlatıcı ibarelerle ışıktan elbiseleri içinde en zarif uyarıcılar kimliğine bürünürlerdi. Bu uygulamanın 9-10 Şubat 1588 gecesi Mevlid Kandili münasebetiyle Üçüncü Murad’ın bir fermanı üzerine başladığı kaydedilmiştir.
Osmanlıda Ramazan’ın zevk ve şevk faslı teravihten sonra başlardı. Namazlarını camide kılanlar için heyecanlı tahminlere yol açan, gecenin mahyaları idi. Zira mahyacılık, gelişi güzel bir heves işi, kolay başarılır bir hüner değildi.
Bir anlatışa göre, Fatih Camii müezzinlerinden Kefeli Ahmed Efendi’nin işleyip padişaha hediye ettiği bir çevre, mahyacılığın doğuşuna esas olmuştu. Şöyle ki, Birinci Sultan Ahmed, bu çok beğendiği çevrenin üstündeki yazı ve resimlerin, minareler arasında kandillerle işlenebileceğini düşünerek devrin hüner erbabına bu yolda bir tecrübeye girişmelerini emretmiş ve işte nihayet ince bir sanat olan mahyacılık da bu suretle doğup gelişir olmuştu.
Ramazandan onbeş gün evvel elden geçirilen mahya ipleri iki minare arasına gerilir ve bu hazırlığı gören şehir halkı ramazan gelmiş gibi sevinirdi.
Nihayet toplar atılır, beklenen gün gelir ve gene herkeste, “Acaba ne yazacak?” diye bir bekleyiş başlardı. İlk gece, hemen bütün camiler “hoş geldin”, “merhaba”, “bârekallah” gibi yazılarla ramazanı karşılarlarsa da, mahyacının gönül arzusu üzere uzun bir cümle geceyi mana ışıkları ile aydınlatıverirdi.
Bu işin meraklıları, daha ilk yağ kandili karanlığın içine düşerken takibe başlayarak yazı tamamlanıncaya kadar seyrine doyamaz ve doğru yanlış, türlü tahminlerde bulunurlardı. Kâh kayar, kâh düşer gibi havada asılı kalan kandiller titreşe titreşe boşluğa iner ve sanki sihirli bir el tarafından çekiliyormuş gibi de mahyacının kararladığı noktaya gelerek durur ve bunu bir ikinci, bir üçüncü ışık damlası takip ede ede iki minare arasındaki yazı veya resim tamam olurdu.
Minareden minareye gerilmiş halat üstüne sarkıtılan kandillerin makaralı ipine vurulan düğümler, mahyacılığın en müşkül tarafıydı. Zira bu düğümlerin hesabını şaşırmamak, eksik veya fazla olmamasına dikkat etmek lazımdı. Ta ki bu suretle gecenin boşluğuna damla damla yazılan sülüs ve celî yazılar tamamlanıp ihtişamla parlayabilsin.
Mahyacı yazısını veya resmini evvela kutulara bölünmüş bir kağıt üstüne çizip hazırlar ve bu kutulara göre kandillerin yerlerini tayin ederek düğümlerin hesabını yapardı. Sonra da ayrı ayrı iplere kandiller dizilir ve daima gevşek bulunan yedek halatların da yardımıyla makaralar çekilir ve böyle böyle de harfler ve şekiller meydana gelirdi. Sanki bütün bir yıl karlar, yağmurlar, rüzgârlar ve soğuklardan sonra meyvesini veren bir ağaç ya da çiçeğini açan bir bitki gibi, mahyacılar da koca bir sene hünerlerini içlerinde sakladıktan sonra yılın bu tek ayında mahsul ve bereketlerini verirlerdi.